Yıkanmanın 1000 Yılı

hamam

Hamam kültürü en eski medeniyetlerde de vardı. Mesela Roma, hamamlarıyla ünlüydü ancak temizlik anlayışları müslümanlardan farklıydı. İslamiyetle birlikte yepyeni bir temizlik anlayışı ortaya çıkmıştı. Yıkanma, bir küvet içerisinde akmayan suyla değil, şarıl şarıl akan temiz suyla yapılıyordu. Yeni bir şehir veya külliye yapılırken önce bir hamam, sonra bir cami ile işe başlanıyordu. Mahallelerde, çarşılarda hatta halkın sıkça toplandığı türbe gibi mekanların civarında bile bir kaç hamam olurdu. Kadın erkek bir arada asla yıkanamazlardı. Buna rağmen hamamlar sıkı bir denetime bağlıydı. En ufak bir şüphede derhal hamamcı işinden olurdu. Müslümanların temizliğe olan düşkünlükleri sebebiyle hamam sektörü çok iyi ciro yapıyordu.

Haçlı Seferleri sırasında bu hamamları tanıyan Avrupalı Hıristiyanlar, ülkelerine döndüklerinde bu fikri Avrupa’da tekrar canlandırdılar. “Stew” (umumhane) denen bu hamamlar, İngiltere ve Fransa’da bir anda popüler oldu. Ancak bu yapılar, Roma’daki öncüleri gibi giderek kötüye kullanılmaya başladı. Öyle ki röntgenleme amaçlı galerilerden oluşan hamamlar inşa edildi. Bu yapıların zina merkezi olmaya başlaması bir yana, salgın hastalıklara sebep olması zaten yıkanmaktan hoşlanmayan kiliseyi kızdırdı.

Hıristiyan din adamlarının yıkanma eylemini kötü bir fiil olarak görmelerinin bir sebebi vardı elbette… Hıristiyanlığın ortaya çıkışından çok sonra, Roma hamamlarında yaşanan rezillik ifratına, tefritle karşılık vermişler ve temizliği kökten yasaklamışlardı. VI. yüzyılda Aziz Benedikt, dindarlara ve özellikle gençlere şöyle sesleniyordu; “Banyo, ancak bazı durumlarda izne tabidir.” Aziz Fransis ise; “Yıkanmamış vücud dindarlığın işaretidir” diye üzerine tüy dikiyordu. İspanya Kraliçesi İsabella, hayat boyu sadece iki defa, doğumunda ve gerdeğe girerken banyo yapmış olmakla övünüyordu. O dönemlerin İngilteresinde ise istendiği halde banyo yapılamıyordu. Zira akan su bulunamıyordu. Nehirler yıkanmak için soğuk, yakıt pahalı ve sabun bulmak zordu. Üstelik temizlik, halk kültürünün bir parçası değildi.

Suyun öbür tarafında ise; Amerikalı kolonicilerin liderleri, rastgele cinsel ilişkiyi çağrıştırdığı için banyoyu “masum” bulmuyorlardı. Pensilvanya ve Virginia eyaletlerinde kanunlar banyoyu ya yasaklıyor veya banyo yapmaya sınırlar getiriyordu. Philadelphia’da bir dönem, bir ay içerisinde birden fazla banyo yapan kişiler hapse bile atılmıştı…

Oysa o dönemde Türk insanı, mikropların nasıl bulaştığını çok iyi bilmek bir yana, hastalıklara aşı ile karşı koymayı da biliyorlardı. 1400’lü yıllarda Fatih’in hocası olan ve aynı zamanda günümüz tabiriyle mikrobiyoloji uzmanı olan Akşemseddin mikrobu tarif etmekle kalmamış, ondan nasıl sakınılması gerektiğine dair eserler de kaleme almıştı. 1600’lü yıllarda ise Lady Montague, İstanbul’dan yazdığı mektuplarda küçük oğluna çiçek aşısı yaptırdığından ve aşının İngiltere’de kullanılmasını arzu ettiğinden ama İngiliz doktorlarının buna önem vermeyeceğinden bahseder.

Avrupalılar ve Amerikalılar 20. yüzyıl başlarına kadar müthiş bir pislik içinde yaşamışlar ve birçoğu buna bağlı hastalıklar yüzünden genç yaşta ölmüşlerdi. 1800’lerde çocuklardaki ishal yüzünden görülen ölüm oranı inanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Zira anneler, tuvaletlerini yaptıktan sonra ellerini yıkamıyorlar, bebeklerine bakterileri geçiriyorlardı. Batı insanı bu durumdan ancak 20. yüzyılda kurtulabildi.

Ahmet Sarbay, Geçmişe Mazi Derler, 2003

Sevebilirsin...